2 Mart 2017 Perşembe

Hakikaten Aptal Kutusu Mu?


Televizyonun icadı 1920'li yıllara dayanıyor. O zamanlar kimse bu kutunun önünde oturmaz denmiş. Şimdilerde başından kalkmıyoruz. Vakit öldürmek için harika bir gereç icat edilmiş. Vaktin nasıl geçtiğini bilmiyoruz. Yayınlanan her şey en az 2 saat ve belgesel izleme kültürümüz maalesef yok denecek kadar çok az.
Peki bizi bu kadar kendine bağlayan şey gerçekten aptal kutusu mu?



Lise dönemlerimde evde televizyon  olmadığı için  izlemedim. Tv'de film, dizi, program vs.  izlemek gibi alışkanlıklarım yok o yüzden. İnternetten fazlasıyla takip ediyorum zaten.
Televizyonun internet alemine göre şöyle bir dezavantajı var. Size vermek istediklerini veriyor. Saatlerce izliyosunuz ve karşınızdaki her kimse konuşuyor, bir şeyler anlatıyor. Araştırmak gibi bir lüksümüz yok. Bilgiler fikirler hazır önümüzde. Doğruluğu yanlışlığı teyit edilmeyen her türlü bilgi hopp bilinçaltına doğru bir yolculuğa çıkıyor.
 İnsanın araştırmacı ruhu çocuk yaşta ölüyor.

 Şimdi evde televizyon var fakat evde olmadığım için izleyemiyorum. Evde olduğum zamanlardaysa çocukların belgesel kanallarını izlemelerini sağlıyorum. Maalesef çocukları televizyonların ulaşamayacağı yerlerde yetiştirmek zor.
    Bu yazıyı yazmama sebep olan aşağıdaki yazıdır. Çok güzel bir yazı mutlaka okuyun. :)
Beraber aynı mekânda bulunduğumuz zamanlarda da alışamıyorum kendisine. Mesela ne zaman açılır ne zaman kapanır bilemiyorum. Açınca hangi kanalla başlanır? Bir adabı muaşereti var mıdır? Hangi kanalı açacağını bilemediğinde balıkları izlemek âdetten midir? Öyle herkes zırt pırt tüm kanalları gezmeli midir? İnsanın kafası doluyor sanki o ‘zapping’ denen olayla. Bir sürü değişik sesi, insanı, olayı birkaç saniyede içine soluyorsun... Kızsan beraber hararetlenecek insan yok. Gülsen kahkahalarının birbirine karışacağı kimse yok. Öyyyle bir tupe bakıyorsun kendi kendine (evet bence hâlâ tüplüler, sadece tüpleri küçüldü, mini minileştirildi diye düşünüyorum.)Çocukken “Kalk o televizyonun başından, aptal olacaksın” diye söylenen ebeveynler vardı. Benimkiler bu cümleyi kurmamış olsalar dahi benim zihnime kazınmış. Zaten izlemek istediğimde de babam Türk filmlerine ve dizilerine ambargo koyardı: “Bunlar gerçek hayat değil. İnanma. Git kitap oku.” Türkçe müziğe de ambargom vardı. Nedendir bilinmez İbrahim Tatlıses ‘Sabuha’ ile ilgili bastırılmış bir bilgi var sanki zihnimde, şu an çıkaramıyorum. Ambargo sebeplerinden biri olabilir. E televizyonda da Türk yapımı olmayan pek bir şey yoktu o yıllarda. ‘Yalan Rüzgârı’, ‘Hayat Ağacı’ hep yasaktı. Zaten ana habere yakın bir saatti, babam ona hazırlanırdı. 90310 vardı gençlik dizisi (210 mu 310 mu çelişkideyim), onda da hemen öpüşüyorlardı, hep erkek-kız ilişkisi konuşuluyordu ve ben 10 yaşında bile değildim diye onu da tasvip etmezdi. Ben de okudum bol bol. Her bulduğum şeyi okudum. Banyoda şampuanların arkalarını bile okudum, deterjanların, kremlerin... Daha sonraları okuduklarımı film yaptıkları da oldu. Hiç sevemedim. Ailemin gerçekçiliğinden hayal gücüm zayıf kalacak sandım. Ne Star Wars biliyorum ne Star Trek... Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ne sardım. İşte onun filmi beni yıkıma uğrattı. Saygı duyuyorum ne ödüller aldılar, fakat benim hobitlerim çok daha bambaşkaydı zihnimde. Daha ‘Şirinler’vari, daha bir güleryüzlü, temiz pak tiplerdi. Başkasının hayal gücünü benimseyemedim.Sonra sokağa çıkmayı öğrendim. Sokak çok güzeldi. Camdan bakıldığında görülebildiğim kadar uzaklaşabiliyordum, ancak o bana yetiyordu. Çünkü sokakta bambaşka bir şey keşfetmiştim: İnsan. Başka insanlar harikulade bir şeydi. Ne yapıyorlardı? Beraber bir şey yapabilir miydik? Ne giymiş, ne okumuş, ne öğrenmişlerdi? Nereleri gezmiş, nereleri görmüş, ne yiyip ne içmişlerdi? Bol bol anlatsınlar, beni de sorsunlat.. İnsan insanın külüne muhtaç atasözünü bizzat benim atalarım söylemiş, damarlarımda hissedebiliyorum. Zihnimdeki 7 yaş anıları dosyasında her gün bir kek yapıp kapı kapı gezmek var mesela (evet, o evi yakan çocuklardan biri olabilirdim, kesin okunmuş çocuklardanım). Güneş gazetesinin yemek tarifi ekini dün gibi hatırlıyorum ama Kemal Sunal filmi bilmiyorum. Tabii yemek eşlik gerektirir, paylaşılabilir. İşte o gün bu gün ben insan seviyorum. Televizyon izleyeceğime buluşayım birinizle seviyorum. Yüz yüze sohbet edelim, yürüyelim su kenarı bir yerlerde, rüzgâr yüzümüze essin, o hissi paylaşmayı seviyorum. Bir bankta oturup dizim başka bir insanın dizine değsin seviyorum, sohbet alsın başını gitsin seviyorum. Ya da hiç konuşmayalım. Aynı manzaraya bakalım, kendimiz olalım seviyorum.Yani anlıyorum televizyon da önemli. Tanımadığım bir sürü ünlü var, anlayamadığım şakalar oluyor. Gündemi kaçırabiliyorum ödül töreni zamanlarında. Hatta merak ediyorum televizyonunuz olmasa kanepenizi nereye koyarsınız diye. Yani televizyon ne zamandır tek başına iktidar da kendi sehpası bile var, sizinkinden bağımsız? Şimdi artık bir de sosyal medya var. Televizyon yoksa akıllı telefon, tablet, dizüstü bilgisayar var. Aslında hepsi harikalar, bizi dünyaya bağlıyorlar. Ama ben yine de telefonu masaya çıkarmadığım akşam yemeklerinin bağımlısıyım. Yanındayken bildirimlerin sesini kıstığım insanların hayranıyım. Televizyonum yok, evet. Ama buluştuğumuzda yüz yüze paylaşacak bir sürü hikâyem var.

kaynak: www.hurriyet.com.tr






2 yorum:

  1. Gerçekten de güzel yazıymış. Ben şu son zamanlar da tv izlemeye başadım. Kendimi gerçekten ruh gibi hissediyorum TV başındayken. Tam bir aptal gibi. Bu arada blogunuz yeni sanırım. Hoş geldiniz blog dünyasına. Bende pek eski sayılmam ama yeni blog göünce hemen takibe alıyorum. 13.takipçiniz benimmm:)) Benim bloguma da beklerim. Tabi ki ilginizi çekerse.:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazıyı beğenmene sevindim. :)
      Evet blogum yeni sayılır. Mutlaka uğrarım bloguna. :)

      Sil

Fikrinizi belirttiğiniz için teşekkürler!

Sevgilerimle.